Miras, sadece devralınan bir tapu değil; yarına ulaştırmakla yükümlü olduğumuz bir emanettir. Ecdada Saygı Kuşağı, modernleşme hırsı ve ilgisizliğin gölgesinde can çekişen, koruyamadığımız sessiz tanıkların ve kaybettiğimiz kimliğimizin peşine düşen bir hesaplaşma alanıdır.
Ecdada Saygı Kuşağında Bugün.. #01
Yer Fındıkzade - Cevdetpaşa Caddesi.. Bu sokakta tarih var. Ama etrafındaki yapılaşma o tarihi görünmez kılıyor. Ölçek uyumsuzluğu, cephe dili kopukluğu ve kontrolsüz müdahaleler, kentsel hafızayı parçalamış. Sorun bina değil, planlama anlayışı. Ortadaki taş kütle (muhtemelen eski bir duvar ya da kalıntı) bağlamdan kopuk. Çevresinde koruma bandı yok. Anlatı yok. Kent hafızası tek başına bırakılmış. Bu saygısızlık bilinçli değil ve sonuç ağır. Bu duvar muhtemelen Geç Dönem Osmanlı veya Erken Cumhuriyet döneminde yapılmış. Yanına gelen apartman kütleleri de felaket.
Ölçek uyumsuz
Cephe dili kopuk
Kat yüksekliği farklı
Ritim yok
Ecdada Saygı Kuşağında Bugün.. #02
Yer Ebubekir Ağa Sıbyan Mektebi, Aksaray.. 1723-1724 yılları arasında Osmanlı devlet adamlarından Ebubekir Ağa tarafından inşa edilmiş. İstanbul'un belki de her gün önünden geçtiğimiz ama gürültüden göremediğimiz bir noktası burası.
Bu yapı, 1723 yılında, Lale Devri’nin o kendine has zarafetiyle inşa edilmiş. Ancak şu manzaraya bir bakın... 300 yıllık bir taş-tuğla işçiliği, hemen önündeki dönerci tentesi, gelişigüzel asılmış çantalar ve bitmek bilmeyen bir trafik kaosuyla boğuşuyor.
Mimarisi aslında 'fevkani' dediğimiz, yani alt katı dükkan veya depo, üst katı ise asıl eğitim alanı olan tipik bir Osmanlı mektebi formu. Duvarlardaki o yatay hatlar, tuğla ve taşın birbiriyle olan ritmi aslında bize çok şey anlatıyor. Ama biz ne yapıyoruz? Bu ritmin üzerine plastik tabelalar çakıyor, önünü açık hava otoparkına çeviriyoruz.
Burada dokuyu yakalamak çok zor. Kafamı nereye çevirsem ya bir araba giriyor ya da bir tabela. Ama işte İstanbul'un gerçeği tam olarak bu: Tarih, hayatta kalmak için modern kaosun içinde şekil değiştirmek zorunda kalıyor.
Ecdada Saygı Kuşağında Bugün.. #03
Yer Yenikapı Metrosu, Aksaray Aksı.. Burası, tarihin modern hayata 'yenildiği' değil, resmen 'sindiği' bir yer.
Belki yüzlerce yıl önce çok önemli bir yapının parçasıydı, belki bir kenti koruyan surların bir kesitiydi. Ama bugün? Bugün burası bir İSPARK otoparkının tam ortasında, SUV'lar ve binek araçlar arasında sıkışmış, üzerine otlar bürümüş bir kütle.
Tarihine saygılı bir insan olarak beni en çok yaralayan şey bu ilgisizlik. Bir tarafta estetikten tamamen yoksun bir prefabrik kulübe, diğer tarafta ise o muazzam taş işçiliğinin son kalıntıları... Şehrin ortasında adeta sahipsiz bir mezar gibi duruyor. Yanından geçen binlerce insan burayı sadece bir 'moloz yığını' sanıyor olabilir. Çünkü biz ona öyle davranıyoruz.
Eğer bir değeri korumaz ve onu kent yaşamına entegre etmezseniz, o değer zamanla görünmez olur. Bugün bu taşlar sadece bir otoparkın sınırını belirliyor. Yarın belki o da kalmayacak.
Notlar :
-Malzeme: Yapıdaki almaşık örgü sistemi (sıralı taş ve tuğla), tipik bir Geç Roma/Bizans veya Erken Osmanlı karakteristiği taşıyor.
-Durum: Derzlerin boşalmış olması ve bitkilenme, yapının yapısal bütünlüğünü tehdit ediyor. Acilen bir arkeolojik yüzey araştırması ve konservasyon gerektiriyor.
Ecdada Saygı Kuşağında Bugün.. #04
Yer Samatya, görseldeki kilise, 1830’larda inşa edilmiş, kökleri Bizans dönemine kadar uzanan bir martyrium üzerine kurulu Aya Mina Rum Ortodoks Kilisesi. Ancak yapıya baktığınızda bir mabetten önce neyi görüyorsunuz? Büyük puntolarla yazılmış madeni yağ reklamlarını, lastikçileri ve oto yıkama tabelalarını.
Dünyanın hangi metropolünde, 190 yıllık tescilli bir anıt eserin hemen altı, hatta doğrudan gövdesi bir 'oto yağlama merkezi' olarak kullanılabilir?
Notlar :
-Doku Uyuşmazlığı: Kilisenin o muazzam taş duvarları ve ince işçilikli çan kulesiyle, alt kattaki plastik tabelalar ve reklam bayrakları arasında korkunç bir kontrast var.
-İşlevsel Uçurum: Bir tarafta ruhani bir sükûnet, diğer tarafta ise tazyikli su sesleri ve egzoz dumanı... Bu, sadece mimari bir hata değil, kentin hafızasına yapılan bir hakaret.
-Bakımsızlık: Kilisenin üst katlarındaki o taş işçiliği, hemen altındaki derme çatma otopark girişiyle adeta boğulmuş durumda. Eserin ihtişamı, ticari kaygının gölgesinde kalmış.
Sonuç Olarak
İstanbul'u İstanbul yapan, bu katmanlı yapısıdır. Ancak katmanlı yapı demek, tarihi eserlerin altına dükkan sıkıştırmak demek değildir. Bu yapı, restorasyonla ve çevresinin temizlenmesiyle Samatya’nın en önemli turizm ve kültür duraklarından biri olabilecekken, şu an maalesef bir 'araç bakım noktası' siluetine hapsolmuş durumda.
Korumak sadece yıkmamak değildir; korumak, o yapının ruhuna ve estetiğine saygı duyan bir çevre yaratmaktır. Umarım bir gün bu tabelalar iner ve Aya Mina hak ettiği o vakur duruşuna yeniden kavuşur.
💻Konuyla İlgili Video İçin: Samatya'nın Dokusu
Ecdada Saygı Kuşağında Bugün.. #05
Geçmişe saygı göstermek, onu olduğu gibi kopyalamak mıdır, yoksa ruhunu bugünün teknolojisiyle yeniden yorumlamak mıdır?
Binanın cephesine baktığımızda, modern betonarme bir gövdenin üzerine giydirilmiş geleneksel bir kıyafet görüyoruz. Eliböğründeler, taş dokular ve geniş saçaklar... Hepsi ecdadın estetiğine bir selam niteliğinde. Ancak mimari, sadece bir dış cephe giydirmesi değil, bir yapım tekniğidir. Burada gördüğümüz, tarihin kendisi değil, tarihin modern bir malzemeyle yapılmış illüzyonudur.
Normal şartlar altında 'form fonksiyonu takip eder.' Bu binada ise form, fonksiyonun önüne geçmiş durumda. İçerideki modern ofis veya hizmet alanı ihtiyacı ile dışarıdaki tarihi konak imajı arasında sessiz bir savaş var. Alt katlardaki geniş cam cepheler günümüzün ihtiyacıyken, üst katlardaki dar pencereler geçmişin nostaljisi.
Ecdada gerçek saygı; onların kullandığı kemeri kopyalamak değil, onların gösterdiği malzeme dürüstlüğünü, çevreye duyarlılığı ve insan ölçeğini bugünün şartlarında yeniden keşfetmektir.
Sadece meraktan soruyorum. Yüzyıllar sonra bugünlere bakıldığında 'bizim dönemimizin özgün mimarisi neydi?' sorusuna bu bina nasıl bir cevap verecek?
Ecdada Saygı Kuşağında Bugün.. #06
Konum, Beyoğlu, Sıraselviler Caddesi, Taksim İlk Yardım Hastanesi’nin hemen yanı.. Paşa Baba Çeşmesi. "Restorasyon" Değil, "Betonla Susturma" Operasyonu.
Ne yapmışlar? İçini bildiğin kaba inşaat tuğlası ve harcıyla doldurup "kör" etmişler. Tarihi eseri resmen duvar niyetine kullanıp üstünü kapatmışlar.
Orijinal taş işçiliğinin hemen önüne çekilen sarı otopark çizgileri ve dibine dikilen turuncu plastik dubalar, estetik algımızın ne kadar yerlerde olduğunun göstergesi. Tarihi eserin dibi "emanet bagaj" muamelesi görüyor.
Üstteki o delikli, modern mi antik mi olduğu belli olmayan korkuluklar ise apayrı bir dert. Taş yapıyla dokusu tutmuyor, rengi tutmuyor; sanki başka bir şantiyeden artmış da "boş kalmasın" diye oraya oturtulmuş gibi duruyor.
Sol taraftaki grafitiler ve paslı kapının üzerine gelişigüzel yapıştırılan etkinlik afişleri, buranın bir "kültür varlığı" değil de herhangi bir "metruk alan" olarak görüldüğünü kanıtlıyor.
Ecdada Saygı Kuşağında Bugün.. #07
Yer, Beyoğlu, Taksim Su Terazisi, Elmadağ.. Divan Otel ile evlendirilmiş tarihi bir Su Terazisi. Mimari kimlik karmaşasının son noktası.
Divan Oteli gibi modern bir devin hemen dibinde, bu su terazisi bir "tarihi eser" gibi değil de, sanki inşaat bittikten sonra orada unutulmuş bir trafo binası gibi duruyor. Modern mimari burada tarihi "kucaklamıyor", aksine onu kendi kütlesiyle eziyor ve görünmez kılıyor.
Fonksiyonel İhanet bu bence. Eskiden şehre hayat veren, tazyik dengeleyen o devasa mühendislik harikası, şimdi otelin vale hizmetinin veya otopark trafiğinin ortasında bir refüje dönüşmüş durumda. Yapının dikey heybeti, otelin yatay cam blokları arasında kaybolup gitmiş.
Fotoğrafta gördüğümüz o "kaba tuğla" dolgular var ya... İşte o, modern mimariyle yarışmaya çalışıp kaybeden bir zihniyetin ürünü. "Eskiye benzetelim" bile denmemiş, "Kapatın şurayı, göze batmasın" denmiş. Tarihi taş doku ile yanındaki pürüzsüz beton/cam yüzey arasındaki o geçiş o kadar sert ki, insan bakarken mimari bir "göz kanaması" yaşıyor.
Tarihi bir anıtın etrafı, insanların ona dokunabileceği, onu inceleyebileceği bir meydan veya boşluk olması gerekirken; burası bildiğin "modern bir geçit" haline gelmiş. İnsanlar yanından geçerken onun 300 yıllık bir su terazisi olduğunu değil, sadece yolu daraltan bir taş kütle olduğunu düşünüyor.
Bu su terazisi, I. Mahmud döneminde (1731-1732) inşa edilen Taksim Suyu Tesisleri'nin bir parçasıydı. Şimdi ise geçmişiyle can çekişiyor.